![]() |
| Sponsored Links |
|
||||
|
Kaldırımlar
Sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa karışan noktasında Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum. Kara gözler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn cin uykuda yalnız iki yoldaş uyanık; Biri benim biri de serseri kaldırımlar. İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler... Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor; Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler. Kaldırımlar çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar duyulur ses kesilince sesi; Kaldırımlar içimde kıvrılan bir lisandır. Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta; Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum. Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta; Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum! Ben gideyim yol gitsin ben gideyim yol gitsin; İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler. Tak tak ayak sesimi aç köpekler işitsin; Yolumun zafer takı gölgeden taş kemerler. Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim; Gündüzler size kalsın verin karanlıkları. Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim; Örtün üstüme örtün serin karanlıkları. Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya; Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi. Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi... Başını bir gayeye satmış kahramanlar gibi Etinle kemiğinle sokakların malısın! Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın! Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında. Senin gölgeni içmiş onun gözbebekleri; Onun taşı erimiş senin kafatasında. İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var; Sükut gibi münzevi çığlık gibi hürsünüz. Dünyada taşınacak bir kuru başınız var; Onu da hangi diyar olsa götürürsünüz. Yağız atlı süvari koştur atını koştur! Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları. Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur Ne senin anladığın kadar kaldırımları. Bir esmer kadındır ki kaldırımlarda gece Vecd içinde başı dik hayâlini sürükler. Simsiyah gözlerine bir an gözüm değince Yolumu bekleyen genç haydi düş peşime der. Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de Tutmak tutmak isterim onu göğsüme alıp. Bir türlü yetişemem fecre kadar yürür de Heyhat o bir ince ruh bense etten bir kalıp. Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım; Onu bir başkasına ram oluyor sanırım Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı. Varsın bugün bir acı duymasın gözyaşımdan; Bana rahat bir döşek serince yerin altı Bilirim kalkmayacak bir yâr gibi başımdan. |
|
||||
|
SaÇlarin
Saçların çırılçıplak omuzlarından aksın Mermer üzerinden geçen su gibi. İçinde engin bir his duyacaksın Yaz vaktinin gündüz uykusu gibi. Saç tel tel örtüler hep tül tül düşer Gözümün değdiği yerlere gül düşer Sonunda sana da bir gönül düşer Gölümün şimdiki duygusu gibi. Dillerde dökülüp sayılır saçın Sıcak nefeslerle bayılır saçın Bir tütsüdür kalbe yayılır saçın Kararan gözlerin buğusu gibi. |
|
||||
|
GenÇlİĞe Hİtabe
GENÇLİĞE HİTABE Bir gençlik bir gençlik bir gençlik... "Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik... Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre... Birincisi iki buçuk asır... Aşk vecd fetih ve hakimiyet... İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet... Üçüncüsü bir asır... Allahın Kur'an'ında "belhümadal - hayvandan aşağı" dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü ?... Son yarım asır!.. İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helake mahkumiyet... İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları yükseltici aşk süründürücü satıhçılık çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik... Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir çığlık kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik... Dininin dilinin beyninin ilminin ırzınınevinin kininin kalbinin dâvacısı bir gençlik... Halka değil Hakka inanan meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik... Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz kendini koruyamazsın.! Ama sen de zulüm gördüğün iddiasıyla kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" diyecek... Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek...Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkınavecdine diyalektiğine estetiğine irfanına idrâkine sahip bir gençlik... Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi o mübarek oluş sırrını her sistem ve mezhebe ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatininİslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna İslâm âlemine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek bir gençlik... "Kim var?" diye seslenilince sağına ve soluna bakmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik... Can taşıma liyakatini canların canı uğrunda can vermeyi cana minnetsayacak kadar gözü kara ve o nispette usule stratejiye uygun bir gençlik... Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik... Bugün komik üniversitesi hokkabaz profesörü yalancı ders kitabı demagog politikacısıçıkartma kâğıdı şehri muzahrafat kanalı sokağı takma diş fabrikası fuhuş albümü gazetesimümin zindanı mâbedi temeli yıkık ailesi hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldağı zehirli tesiri üzerinden atabilecek kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik... Annesi babası ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek onlara "siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız !Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "nasıl" ını ve "ne idüğü" nü her haliyle gösterecek bir gençlik... Tek cümleyle Allahın kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezâyı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak ve O'ndan başka hiçbir tutamakdayanak sığınak tanımayacak ve O'nun düşman larını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik... İşte bu gençliği bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.Şekillenmesibillurlaşması için 30 küsur yıldır devrimbazlık kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerîmden kan çekerek yırtındığım paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında uykusuz susuz ekmeksiz başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil! Allahın selâmı üzerine oIsun... Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes! Ey kahbe rüzgâr artık ne yandan esersen es!.. Necip Fazıl KISAKÜREK |
|
||||
|
Beklenen
Ne hasta bekler sabahı Ne taze ölüyü mezar Ne de şeytan bir günahı Seni beklediğim kadar. Geçti istemem gelmeni Yokluğunda buldum seni; Bırak vehmimde gölgeni Gelme artık neye yarar? |
|
||||
|
Sakarya Türküsü
İnsan bu su misali kıvrım kıvrım akar ya; Bir yanda akan benim öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan hep basamak basamak; Benimse alın yazım yokuşlarda susamak. Her şey akar su tarih yıldız insan ve fikir Oluklar çift; birinden nur akar birinden kir. Akışta denetlenmiş büyük küçük kainat; Şu çıkan buluta bak bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka yokuş mu çıkıyor ne Kurşundan bir yük binmiş köpükten gövdesine; Çatlıyor yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur Sırtına Sakarya'nın Türk tarihi vurulur. Eyvah eyvah Sakaryam sana mı düştü bu yük? Bu dava hor bu dava öksüz bu dava büyük!.. Ne ağır imtihandır başındaki Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal; Hamallık ki sonunda ne rütbe var ne de mal. Yalnız acı bir lokma zehirle pişmiş aştan; Ve ayrılık anneden vatandan arkadaştan; Şimdi dövün Sakarya dövünmek vakti bu an; Kehkeşanlara kaçmış eski günleri an! Hani Yunus Emre ki kıyında geziyordu; Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin cömert Nil yeşil Tuna; Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir bu girift bilmeceler; Sakarya kandillere katran döktü geceler. Vicdan azabına es kayna kayna Sakarya Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya! İnsan üçbeş damla kan ırmak üçbeş damla su; Bir hayata çattık ki hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan gitti ölümsüz gerçek; Siz hayat süren leşler sizi kim diriltecek? Kafdağını aşsalar belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl! Sakarya saf çocuğu masum Anadolu'nun Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve Ben gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma böyle gelmiş bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak sana tabuttur havuz; Sen kıvrıl ben gideyim son Peygamber kılavuz! Yol onun varlık onun gerisi hep angarya; Yüzüstü çok süründün ayağa kalk Sakarya!.. |
|
||||
|
Şehirlerin Dışından
Kalk arkadaş gidelim Dereler yoldaşımız Dağlar omuzdaşımız. Dünyayı seyredelim Şehirlerin dışından. Esmerden sarışından Kaçalım kurtulalım Haydi yürü bulalım Kat kat çıkmış evlerin O cam gözlü devlerin Gizlediği alemi Bir tüy gibi yel alsın Bir dal gibi sel alsın Bizden menhus elemi. Attığımız naralar Yol açsın karanlıkta. Çeksin bizi mağaralar Bir derin ormanlıkta. Öttürüp sert bir ıslık Yılanları çagralım. Peşinden çığlık çığlık Çakallara bağralım Ötelim baykuşlarla. Kızıl akşam üstleri Hicret eden kuşlarla Sema deniz ve yeri Çepçevre iklim iklim Dolaşalım gezelim Yollar bizden bir izdir Ne duysak sesimizdir Ne görsek benzer bize. Hiç şaşmayan bir saat Gibi işler tabiat Uyarak kalbimize Mevsimler boğum boğum Zamanın ipliğinde. Başı görünmez doğum Sonu ölçülmez hayat... Hayvan nebat ve cemat Hepsi ilk gençliğinde. Ölen ölür yıpranmaz; Giden gider aranmaz. Böyle geçer ömrümüz Bir gün gelir ölürüz. Haberimiz olmadan. Ve o zaman o zaman Hayat neymiş görürsün Bırak keyfini sürsün Şehirlerin köleler Yeter bizi tuttuğu Tükensin velveleler Kalk arkadaş gidelim İnsanın unuttuğu Allah'ı zikredelim; Gül ve sümbül hırkamız Sullar kuşlar halkamız... |
|
||||
|
Anneme Mektup
Ben bu gurbet ile düştüm düşeli Her gün biraz daha süzülmekteyim. Her gece içinde mermer döşeli Bir soğuk yatakta büzülmekteyim. Böylece bir lâhza kaldığım zaman Geceyi koynuma aldığım zaman Gözlerim kapanıp daldığım zaman Yeniden yollara düzülmekteyim. Son günüm yaklaştı görünesiye Kalmadı bir adım yol ileriye; Yüzünü görmeden ölürsem diye Üzülmekteyim ben üzülmekteyim. |
![]() |
| Bookmarks |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|